. |
'Çarmıha 87 Adım Önce' Projesi |
Çarmıha 87 Adım Önce
Juliette Binoche olarak işe alınmam artık kaçınılmazdı. Yıllar önce bir şili filminde Tony Manero’yu oynayarak ilk sınavımı vermiştim. Geleceğim parlakmış. Dün eve dönmeden birkaç gündür olduğu üzere beyninde tümör olduğunu ama iyi bir tümör mü yoksa kötü mü henüz kesin olmayıp 6 ay sonra kesinleşeceğini bilen biri olarak boş bir depoda Juliette Binoche çalıştım. Bana burada tek başıma öleceğimi söylüyordum, karşıda dev bir kamera vardı ki onu kameraman dublör fil taşıyordu. Kameraman filin arkasında da koşuşturup duran Michael Haneke kadrosu. Gerçekçi olması için öyle hayal ediyorduk. Ben ve fil.
Gökyüzüne bakmamı söylüyordum kapının arkasından. Gidecek hiçbir yer yoktu ve ben burada kıstırılmış ölecektim. Nasıl öleceğimi seyredecekti sahte yönetmen yani ben, bunu söyleyen bendim. Kapıyı zorlarsam zaman kaybedeceğimi bunun yerine kendime bir şeyler söyleyip kendimi ikna etmeye çalışsam daha iyiydi. Başlamazsam bu tamamen zaman kaybıydı, ağlamaya zırlamaya başlayıp lütfen bu oyunu bitirin diye bağırmamın bana faydası yoktu. Çok iyi ağladım. Bana kalırsa tıpkı Juliette Binoche gibi ağladım sonra çantamı taşıdığım mendillerle doldurdum tekrar.
File teşekkür edip eve gitmesini söyledim. Beynimde bir tümör varken ama iyi mi kötü mü henüz bilinmiyor eve döndüm. Daha bir 6 ay bu işi yapacağım çünkü beynimde bir tümör var ve ben hayatımdaki tüm diğer işlere bir siktir çektim.
Hayatının Sırrına Uykuda Yakalanan
Bu gece yarısı işim gereği Juliette Binoche olarak Realite Şov’da televizyonda olacağım. Beni burada aramayın. Beni orada arayın. Canlı yayın konuğum olup bana çeşitli pek mühim zırvalar yani sorular sormak istiyorsanız telesekreterde canlı yayına ideal seyircimi almak için hazırladığım testte karşınıza şu sorular çıkacaktır.(soruları yazıyorum çünkü arayanların derin düşüncelere dalıp telefonu meşgul etmelerini istemiyorum. Bunu daha önce birkaç defa yaşadım)
Gerçekten suçlu olduğunuzu kabul edip pişman olduğunuzu itiraf ediyorsanız 3 tuşuna basınız.
Hayır. sSuçlu değilim dolayısıyla pişman da değilim, ben bana göre olanı hiçkimseye zarar vermeden yaptım, yapıyorum diyorsanız;
izi de dışlamadım, sizi de eleştirmedim her şey mübahtı bana kalırsa, her şey mübah olmalıydı hatta. Madem dünyaya geldik diyorsanız;
Ama aslında ben mutlu da olmadım şu an bunları yapmaktan öyle bezdim ki belki hiçbir şey hissetmiyorum diyorsanız
Mutlu olmak istiyorum artık ama bana başlangıç noktasında biraz yardım edin diyorsanız
Yaralarım benden önce de vardı ben onlar bedenimde taşımak için doğdum diyorsanız;
Nietzsche’yi cehenneme atan bir tanrı’ya kırgınım diyorsanız;
Anlattıklarım bir masaldır kendime deyip uyanmaya, uyandırılmaya, uyandırmaya yanaşmıyorum diyorsanız;
Konuşmayı unutan birine konuşmayı öğretmek ve karşılığında para değil de sevgi bulmak istiyorum diyorsanız;
Çok güzeldim çok tatlıydım ve bir de benim için artık yeni diye bir şey yoktu diyorsanız;
Lütfen hiçbir şey yapmayın biz de sizin için çok şey yapmayalım, hayat öyle boş ki…
Birgün Uyandiğimda Artik Hastaydim Bir de Juliette
Bir aralık içine girdim. Bir aralık yüzünü unutup, bir aralık öfkemi unutup. Unutan beyin yeni bir trajediyi yaşamak zorundadır demiştim Mehmet’e. O ilk anlardan birinde. İlkleri ortadan kaldıralım sonra. Mcdonalds’ın kapanmadan önceki son saatinde o yokuşu indiğim ilk an, gecenin bir yarısı annem aramıştı, Mehmet aramıştı. Benim için yeni bir şey başlıyordu. Öfkeme yenik düşmezsem devam edebilirdi. Sırrı bulabilirdim. Yoksa bile bir sırrı uydurabilirdim. Kendi dünyamda kendi kendime seyirci kaldım… Sonra bir aralık kendim de uyudum, seyircisiz oynanmaya başlandı bu oyun. Güzel şeyler varsa da onlardan yoksun bir şekildeki ilk anda… büyük can sıkıntılarından, büyük acılardan, büyük büyük varoluş sorunlarından uzakta, mucizesiz, biraz yiyip içerek, gezerek bir aralık yorgunum, yorgunum, yorgunum diyorum herkesi kendi haline bırakarak. Bu yorgunluk insanı durdurmuyor. İsterdim ki bir anda aptallaştırsın. Sancısız olsun ama aptallaştırırken her zerrene bunu hissederek yapıyor. Hastalık efendim vücudunuzun ilik taşı beyinde başlamış. Bu hastalık şimdi biraz daha ilerlemiş. Kötü huylu olduğunu 6 ay sonra anlayabileceğiz. Gereğini gereksizliğiyle tartıştığım bu aptallığın bir sonu yok.
Çarmıhta Geceledik
Juliette olmanın en zor yanı daima önceki kendilerinizi hatırlamanız. Filmin ortasındayım, dostlarımla çok eski bir filmimi izliyoruz. Juliette diyor koltuğumun üstüne oturmuş battaniyemin ucunun altına ayaklarını uzatmış olan at lou, her şey senin için neden bu kadar zordu, neden giderek zorlaşıyor yoksa sen en tepeye çıkmayı beceremeden seni kaydıran ayağınla buluta dokunamadan güneşe bir merhaba çakamadan ve o da alnında parlayamadan inmeye mi başladın? diyor kavanozlara eşit bölüştürdüğüm dondurmasını kaşıklayarak. kötü günlerim henüz gelmedi çünkü daha da kötüsü var biliyorum bu yüzden ne diyeceğimi biliyorum ona.
Diyecek pek bir şey yok.
Dondurmamı yemeye devam edip yeni keşfettiğim Juliette imzamı ekranda görüyorum. bunun bununla ne alakası var diye soruyorum lou’ya. neyin neyle diyor. çünkü yüzüm donuk, hareketsizim sadece filme bakıyorum, imzama bakıyorum. lou bir yanıt beklerken sanki az önce havaya o soruyu asan ben değilmişim gibi dikkatim hala ekrandaki kendimde, ölecek olsam bile hala kendimi düşünerek ekrana bakıyorum.
Bir ur, ama iyi huylu mu kötü huylu mu henüz kesin değil, bir lou, bir ben, battaniye, koltuk, televizyon, filmim ve imzam: ölmüş olduğum için şanslıyım siz de öleceğiniz için şanslısınız. mrs. juliette
Not: Şu an yeni uyandım, bir at olan lou’nun demlemiş olduğu çayı yudumluyorum. belki de böyle devam etmemeliyiz… kim bilir…
Günler odalarda, günler yataklarda, günler aziz jorj’la…
‘Dışarıdan bakılınca sıkıcı, tiksindirici ama içindeyken seviyorsunuz bile’ dediğim durumlardan oluşan hayatımın kısa olacağı böyle kısa bir sürede kesinleştiği için ‘ben bunu yaparken mutluydum’ dediğim bir takım eylemleri tekrar ediyorum birkaç gündür. Eskiden kısa bir hayatımın olacağını düşünürdüm bu yüzden sadece sevdiklerime vakit ayırıp hayattan kendimi soyutlardım. Bu yüzden sevdiklerimin yanında gereksizliğimin aksini kanıtlayamadım hiç.
Onu seyretmeyi seviyoruz. Ben ve at lou, at joe. Dün gece realite show’da bizi o kısa şovunda koltuktan düşürüp halıda yuvarladı. Belki de bu dünyaya ait hissettiğimiz iki şeyden birisidir ‘aziz jorj’ un otoban’ı ‘.
Bu sayfayı at lou, at joe, fil ve bizonuma adadığımı söylemedim. Benden geriye kalan tek şey bu sayfa olacak. Ne kadar trajik. Trajikliğini siz hissedemezsiniz. Bana bir cam küreden bakıyorsunuz alt tarafı.
Hayatımın bu kadar kuru olmasını ben planladım.
Aziz jorj’un otobanı’ndan bir bölüm:
Kamera bir evden dev bir ekran gösterir. aziz jorj dev ekranda görünür, bir sandalyede oturmuş, boş bir tiyatro sahnesinde, spot ışığının altındadır. konuşmaya başlar:
- Düşündüm de… cevabım hayır.
- Kimse de kalkıp soru neydi demesin. soruyu bilmiyorum ama cevabım hayır.
- Ama doğru yanıt belki de evet’ti. o zaman ikinci bir şans isterim.
- Belki de bu kadar düşünmemeliydim derim. düşününce bir şey soruyorsunuz sandım…
- Ve ikinci bir şans verildiğinde, bak moruk kaybettiysem neyi kaybettiğimi bilmiyorum, kazandıysam kazanmaya inanmıyorum derim.
- Eğer bu da doğru yanıt değilse … Belki de soru yanlıştır derim.
-Merhaba sayın seyirciler. Ben ev sahibeniz aziz jorc, bugün karpuz kabuğundan gemiler yaptım …
[jenerik: aziz jorcun tüfeği… bam bam bam yoklar biziğğ…]
Evet sevgili seyirciler bugün neptün yine ıkındı. Mars dünyanın yolladığı yer çekimine kapılıp aramızdan biri olmak istedi ama her zamanki gibi başarılı olamadı. Venüs kirli çorapları yüzünden güneş tarafından hafif haşlandı ama doktorlar durumu iyi diyor. 3 gün sonra taburcu olacak onu yeniden televizyonlarda görebileceğiz. Merkür bir kara delikte güzel ve deneyimsiz gezegenleri baştan çıkarıp yatağa atmak istedi. Uranüs her zamanki gibi asildi. Dudağının soluyla alışık olduğumuz surat ifadesini takınarak bizi yine güldürdü. satürnden haber yok. Bana kalırsa dünya tarafından özel bir görev için evrene gönderildi. Ajan 000 satürn…
Dünya. Dünya ise bildiğiniz gibi. oldukça sıkıcı ve plüton mu? plütona neler olduğunu gelecek programda açıklıyoruz!!!!!!!!
Ev ekran patlar. Sonra stüdyo…
Sanırım Dostoyevsky
Yeni filmim ‘Sanırım Dostoyevsky’ çekimleri… Evde oynuyorum. senaristliğini ve başrolünü ben üstlendim. Yönetmenliğe ben ve tanrıyla aramızdaki kura sonucu tanrı hak kazandı.
Ayakta not tuttum sık sık. Çünkü yönetmeni takip etmek olanaksızdı. Kırmızı bir elma istedim, hatta yalvardım bunun için. Mümkün olmadı, kırmızı elmayı henüz ısırmıyorum. Mesela bir bölümde, bandini toza sor’u yazıyorken bandini’yi öldürüyorum. Romanın müsveddesini cesedi yanıbaşımda farkedip okumaya başlıyorum, okudukça kapılıyor, giderek umudumu yitiriyorum her şeyle ilgili, dünya ve kendimle, geleceğimle, parayla, içkiyle, kadınlar ve erkeklerle ilgili… Yarım kalan romanı tamamlamaya karar veriyorum. olaylar gelişir… Filmin kalanı öldürdüğüm kişi olmakla, kendimi unutup başkası olmakla ilgili…
Her şeyi bu gece anlatmak istemiyorum. Diğer gecelere de bir şeyler kalsın istiyorum. Tanrı sanırım çok başarılı bir yönetmen. Kimin ne dediğiyle ilgilenmedi. yalnız ayrılırken biraz garipti. Benden başka kimsenin olmadığı oyuncu kadrosuna şöyle seslendi etrafa bakarak, sanki başka yüzler görüyordu. odada benden başka kimse yoktu
(O da yoktu belki) :
Çekimlere ara veriyoruz. Bugünlük bu kadar. Hadi evinize gidin. Akrabalarınızın gittiği o ‘gitmek’ denilen yere bakın uzaktan. Ne kadar özlediğinizi düşünün. Bazılarını artık sevmediğinizi görün. Artık sevmediğiniz için birden keyifleniyorsunuz. ‘sevmemek’ diyorsunuz içinizden gülümseyerek. Sevgiden kurtulduğunuz için geceniz güzel bitiyor. Uyuyorsunuz.
Röportaj
ben filmin başlangıç noktasında bir şeyler anlatma amacı gütmedim. yani bir anlam taşımak zorunda değildi. sonuçta hepimiz birbirinden anlamsız ve hatta gereksiz hayatla sürdürüyoruz, onlardan biri bu da. evet sanatçı döneminde yaşanan acılara dikkat çekebilir hatta sosyal sorumluluk gereğidir bu. ama benim istediğim zaten böyle bir dünya değil. istediğim dünyaya da dikkati çekmedim onu henüz kendi düşlerime saklıyorum, düşlemedim bile. nasıl olabilir?…
neyin doğru ya da yanlış olduğunu bilmiyorum. bunun için ne anlattığımın bir önemi yoktu. bu böyle bir duygunun sonucu çekilmiş bir film. bazen uyumadan önce evvelden izlediğim bir film gelir aklıma. tekrardan yaşarım onu. farklı bir pencere. kendimi o kurgunun bir parçası gibi hisseder şu an ait olmadığım ama içinde olduğum hayattan koparım. filmim için de sadece bir düş, bir pencere gibi bakın. manzarasız ya da manzaralı, karşısında belki hiçbir şey hissetmediğiniz bir manzara. çöl…
şimdi sözü size bırakmak istiyorum, izlediniz… eleştirmek istediğiniz bir nokta varsa ben buradayım.
Muhabir: adrien karakterinin filmin ortasında öldürülmesi beni şaşkınlığa uğrattı. neden filmin ortasında?
filmler genelde bir karakteri ya başta ya da sonda öldürür. başta öldürmeye gönlüm razı olmadı sonda öldürmek de haksızlık gibi gözüktü neşe adlı karakterime. esasında ilk bölüm adrien için, adrien in kısa hikayesi… fakat bunu belki de iyi yansıtamadım çünkü daha öncesini de konu almam gerekirdi, buna şansım yoktu. adrien hep böyle bir şey istemişti bana kalırsa kısa ve çok güzel olanı. güzel şeyler dahi bitmeli ve unutulmalı diyordu filmde hatırlıyorsunuz. hayatının değiştiği noktayı gördünüz ve bunun ardından yaşadığı duygu patlamalarını, uyumunu, o parlak duyguya kapılıp her şeyi unutmasını ve mutluluğunun imkansızlığını gördünüz. o bence öldüğü için mutsuz değil. güzel dediği tek bir şeyle yıllar geçirebilen bir karakterdi. sonunda öldürseydim bu sefer neşe’ye haksızlık olurdu. çünkü seyirciler onu katil olarak hatırlayacak nankör diyecekti. fakat neşe neler hisseder, ve sevdiği birini öldürmenin acısını nasıl yaşar, bundan kaçarak mı yaşar artık yoksa ne kadar yaşayabilir daha? birinin mutluluğunu diğerinin acısını anlattım bana kalırsa. ama hangisinin mutluluğunu ya da acısını. bu soru yanıtsız kalacak. seyirciye bırakıyorum…
Muhabir: mezar sahnesi filmin en neşe ve hüzün dolu sahnesiydi bana kalırsa.
evet, ben hep böyle bir şey istemiştim aslında. yaşamak istediğim iki kişiyi görüyorsunuz filmde. bazen neşe olmak isterim sevdiğim birini öldürmüş ve hayata sırtımı dönmüş, huzur içinde biri. bazen de öldürülmek hem de en mutlu olduğum günü yaşadığımı düşündükten sonra. daha olmayı istediğim çok karakter var. bu ikisinin çatışmaları daha uyumluydu. bir mezar kazıp benim mezarım mı yoksa sevdiğim insanın mezarı mı daha doğrusu ortak mezar içinde uzanıp varlık yükünü sırtımdan atarak sigara içmek istediim hep. hep istedim bunu. yıllarca odamı bir mezar olarak düşledim ve insanlarta anlatacak hiçbir şeyim yoktu. sadece sigara içiyor istediğim şeyi düşleme özgürlüğümü kimseyle takas etmeden yaşadım. böyle bir mezar ancak bu filmde somutlaştı.
aynımuhabir: karakterleriniz sürekli koşuyordu hatta biri koşuyordu diğeri sürekli yürüyordu. bunun da herhalde sizin için bir sembol ifade ettiği doğru bir tespit olur. ama neyi sembolize ediyordu?
koşmak, acele etmek yürümek ise yavaş olmak manalarını taşıyor. ben hayatım boyunca karar veremedim bazen karar verdim sonra kararımdan vazgeçtim. koşmalı mıyım? acele mi etmeliyim? hayat şu an yaşadığım heyecan elimden kayıp gidiyor mu? yavaşlatmalı mıyım gidişlerini? yarın ne olacak? gibi sorularla başbaşa kaldım. hiçbir zaman doğru yanıtı veremedim. güzel bir şey hissettiğimde, birini sevdiğimde sadece yaşamayı isterim ama yavaş yavaş fakat karşımdaki böyle düşünmezdi hiç. sırtlarını dönebiliyorlardı. önce yaşasınlar istedim adrien açısından, o koşsundu. neşe ise sevgiyi yaşarken başka şeyler de istiyordu yanında. o istedikleri onu yavaşlatıyordu geride bırakıyordu ve ikisi bazen biri önde diğeri arkada birbirnlerinden uzak kalıyordu birbirlerini yalnız bırakıyorlardı ister istemez. bu noktaya dikkat çekmek istedim. ama hala bilemiyorum. bu yüzden biri koşuyor biri yürüyor…
muhabir: filmin adrien den sonraki kısmı neşe’nin iç hesaplaşması sadece kendisiyle değil gerçi dünyayla her şeyle hesaplaşmasını ve her şeyi sorgulamasını görüyoruz. ama filmin sonu adrien in mezarda kahkahalar atarak toprağı yediği bölüm var ki bir tragedya sahnesini andırıyor. bu sahne çok hoşuma gitti. aslında film cidden hiçbir şey anlatmıyor. neşe nin acısı sonucu adrien in ölümü eğlendirici bulmasını gördüm.
adrien ölümü kutluyor. az önce söylediğim gibi en mutlu gününü yaşadığını düşündüğünü söylüyor neşe’ye. bundan sonrası bir kutlamadır onun için tüm acılar ve ölüm. ölümü için en mutlu olduğu anı bekliyordu. bir açıdan sevdiğin biri tarafından öldürülmek güzel bir his diyor ama eğer karşındakinin sana olan sevgisine de inanıyorsan. o inanıyordu. ve hatta neşe tarafından öldürülmek onun için bir ödül. bu ödülü kutluyor aynı zamanda. en mutlu oldugu günü yaşamış geride bırakmışsa yaşamanın da pek bi değeri de yoktu artık. neden sevinmesin öldüğüne. neden hemen gömülmek istemesin, içini toprakla doldurmasın vs…
…devamı gazetenin bugünkü sinema ekinde.
Yaklaş Bana
Gelecekte Bir ölü olmayı planlıyorum.
Aklımı uçur bedenimi parçala
Aklımı uçur… Bedenimi parçala… diyesim geliyor sıklıkla ama bunu tam olarak hangi kameraya doğru söyleyeceğimi bilemiyorum. Sesimin hiçbir yere ulaşmamasından ürküyorum. Kameralar kayıtta değilse dahası koca binada hiçkimse yoksa. Stüdyo boşsa. Tam bunu söylediğim an tüm ülke bir dakikalık TV kapama eylemi yapıyorsa. Neden bu denli hiçbir şeyden haberim yok?
Tüm bunlar, her şey! Hiçbir şey düşünmezken geldi başıma. Masama bir kolumu uzatmış diğeriyle saçımla oynuyordum. Yoldan her araba geçişinde pencereme çarpan minik asfalt taşlarından geceleri ürktüğüm gecelerin birinde… İşlek asfaltaki bu eve dar bir zaman olduğu için düşünmeden taşınmıştım. Banyo deliğinden çıkan böcekleri de saymazsam sadece kolumu uzatmış ve saçlarımla oynuyordum.
Aklımı uçur… Bedenimi parçala…
Dünyayı turlama, margarin gibi manita hayalinden ya da mucize kafalardan uzakta, bir şey düşündüğümü hissetmediğim bir yerde, dalmıştım. Bedenim burada, kolunu masaya uzatmış bir eliyle de saçıyla oynarken aklım uçmaya programlı hazır oldaydım.
4.47’lik bir şarkının bitimine doğru beni havaya sokamayan şarkı değil umutsuzluğumdu. Umut etmek bir ödüldü Neyse ki ben ödüllerden nefret ederdim. Benim ödülüm yoktu. Ödül yoksa insan zamanla çirkinleşirdi. Ödülümün avcısı olacak denli düşünmemeyi becerecekken tam, tam bitirecekken içimde uzayan düşünceleri yeni bir tanesini ekliyordum.
Yeni bir dram ekledim en son, aklımı uçur, bedenimi parçala diyebileceğim hiçbir şey yok bu yeryüzü üzerinde. belki başka biri olarak doğarsam, belki başka bir hayatta… Başka bir gezegen de mümkünse.
Doğru açıyı tutturup ‘en sevdiğimiz başka bir hayatta görüşmek üzere’ diyorum ekrana. Tam o sırada elektrikler kesiliyor. Ülke büyük bir karanlıkta. Az sonra beni yayından alıp bu konuyu tartışacaklar.
Korkularımın aleviyle bir daha baş başa kalıyorum ve tek ödülümle.